Etiketler

, , , ,

birds 2013 aralik

Sene 2012, aylardan Ekim ve board yapmak için Davraz’dayız. Gökçe ve İlkim board yapmayı öğrenmenin keyfindeler, ikisi de bu işi çok sevdi.  Eray desen zaten yıllardır yapıyor, vızır vızır kayıp geçiyor yanımızdan. Bense 15 sene önce üniversite ile kayak tatili yaptığımız günlerden kaymak ve hız yapmaktan ne kadar keyif aldığımı anımsayarak ve bedensel anlamda kıvrak biri olmama güvenerek bu işten çok zevk alabileceğimi düşünüyordum. Ama düşünmek bir şey, yaşamak ayrı! İlkinde bu kadar net olmasam da bu ikinci Davraz tatilimizde aslında board yapmak yerine sadece yürümek, karlar içinde kimsenin olmadığı tepelerde gezinmek ve yükseklerde o ihtişamlı beyazlık ve sessizlik içinde kendimi manzaraya verip, sadece öylece orada olmaktan çok daha fazla zevk aldığımı keşfettim. 35 yaşımda vızır vızır board yapıyorum diyebilmek yerine, sadece yürüdüm, board yapamadım, beceremedim, sevmedim ama öylece yürüdüm ve o güzellikte kendimi kaybettim diyebilmenin rahatlatıcı keyfini çıkarmayı tercih ettim. Gerçekten de pes ettiğim noktada, ki son bir kez daha takla atarak düşmüş, kendimi bir türlü yerden kaldıramamış, pistin ortasında öylece oturmuş, boardu ayağımdan söküp acıdan ağlamış, hemen ardından halime gülmüş ve son kez kendimi kaldırabilmek için orangutan kollarım olmasını dilemiştim. Ama orangutan kolları dileğim gerçekleşmedi, bunun yerine kocamın bana ilk günden öğrettiği şeyi yaparak kendimi pistin ortasından kurtarmayı başardım. Boardu bir sörf tahtası gibi acıdan kıvranan zavallı popomun altına koyup, bacaklarımı çocuk gibi iki yana açarak neşe içinde aşağıya doğru kaymaya başladım. Hiç bu kadar hızlı ve kesintisiz kaymamıştım. Yanından geçtiğim insanların kimisi bana gülüyor kimisi ise şaşkın şaşkın bakıyorlardı, en hızlı kayakçıları bile solluyordum, popum mutlu ve huzurlu, kollarım gevşek ve rahat, içim bir çocuğunki gibi pır pır aşağıya kadar kaydım. Robinson’un kaybolduğu denizde adasını bulması;  bir kadının hayatının aşkını bulması, benim pisti bulmam!

Sonraki saatler ve günlerde bir şeyi yapabileceğimi kendime kanıtlamak için yırtınmak yerine (ki bu çoğu zaman karakterimin bir parçası olmuş, inatçılığımdan güç almış ve beni hayli zorlamıştır), yeni keşfettiğim bu tatlı duyguyu, karlar ve dağlar arasında öylece yürümek ve var olmanın o biraz maceracı biraz da ruhani hissiyatını keşfetmeye karar verdim. Hayatta her şey değişim içinde, evrende, dünyada, doğada, yani içinde var olduğumuz ve varlığımızın içinden geldiği her şey düzenli bir değişim içinde, asla sabit değil. Hal böyle iken, kişinin hiç değişmeyeceğini, ya da değişmemesi gerektiğini düşünmesi, değişmekten korkması ve içindeki değişimi reddetmesi kadar anlamsız bir şey olamaz. Değişim de, gelişim kadar gerekli ve güzel. Sizi siz yapan her şey, bugününüzü belirlemiştir, evet, kıymetlidir de ama şu an itibarıyla yeni bir şeyler var ise hissettiğiniz, belli belirsiz sizi eski alışkanlıklarınız konusunda zorluyorsa, içten içe sizi başka yöne doğru çekiştirdiğini hissediyorsanız karşı koymayın. O çekimde sizi bekleyen mutlak mühim bir tecrübe var. Tecrübelere açık olun, onlar sizi zenginleştirir. Karakter dediğiniz şeyde ısrar, sizi daha ileriye götürecek birçok yenilik ve güzelliği red etmenize neden olmasın. Çünkü insanın “doğası” değişime uygun iken, kendi çizdiği ve oluşturduğu karakterini “değişmez” belirlerse, çatışma kaçınılmaz olur!

Kocam ve arkadaşlarımın duruma ilk tepkisi, iyi niyetli ve size destek vermek isteyen insanların ilk tepkisi gibi oldu: “ Aaa hadi ama sen bunu yaparsın, biraz daha gayret kızım yahu, sen bu işi çok iyi yaparsın. Yorgunsun ondandır, hadi ama, ha gayret, hadi pes etme”. İnsanlar bir şeyi yapmaktan kendi isteğinizle vazgeçtiğinizi anlamakta zorlanabiliyorlar. Çünkü insanlar sizi nasıl tanıdılarsa hep öyle olacağınızı bekliyorlar, ya da en azından bu beklentiyi siz oluşturuyorsunuz. Sizin gibi her şeyden çıkan ve çoğu zaman üstesinden gelen biri board yapmak gibi “basit” bir işten vazgeçiyorsa bu onları şaşırtabiliyor. İkinci aşamada iyi niyetli insanlar herkesin yaptığını yapmadığınız, ya da yapamadığınız için üzüldüğünüzü veya sıkıldığınızı düşünerek bir parça vicdan azabı ve iç sıkıntısı hissediyorlar. “ E naapacaksın şimdi biz kayarken, sıkılmasan bari. İstersen git kafede otur da sıkılma, biz de yanına geliriz sonra”. Oysa siz yeni bir yanınızı keşfetmenin heyecanını yaşıyorsunuz, sıkılmak ne kelime. Kafede o kalabalık ve havasızlık içinde oturmak yerine tepelerde tek başına yürümek ve soğuğa rağmen orada oturup sessizlik içinde rüzgârın sesini dinlemek istiyorsunuz. Ağaçlar size konuşuyor, arada bir daha önce duymadığınız bir kuş size ötüyor, acaba karlardan bir tavşan çıkar mı diye çocuksu bir beklentiye giriyorsunuz. Sonra güneş bulutlar içinde kayboluyor, rüzgâr karları yüzünüzü acıtacak şekilde uçurmaya başlıyor ve içinizi tuhaf bir endişe kaplıyor “dönsem mi aşağıya?”, ne de olsa yukarıda yalnızsınız ve belki de aptalca bir şey yapıyorsunuz. Ama içiniz kalk gidelim demiyor! Demek ki henüz gitmenize gerek yok. “Eğer gitmem gerekiyorsa rüzgâr daha da şiddetlensin Tanrım” deyip de birden güneş açınca, ilahi bir mesaj aldığınız duygusuyla heyecanlanıp ağlayabiliyorsunuz. Sorduğunuz soru saçmaymış, değilmiş, hava soğukmuş değilmiş, yalnızmışsınız, değilmişsiniz, karakterinizmiş, varlığınızmış, sorun ya da arzularınızmış, sanki hiç biri mühim değil bu ihtişamlı doğa manzarası karşısında. Sadece ordasınız, varsınız, hissediyorsunuz ve hepsi bu. Dağlar, kar, güneş ve ağaçlar içinde işte hepsi bu!

Böyle inanılmaz bir anın içinde tek sıkıntı çişimin gelmesi oldu. Düşünsenize onca şey önemini kaybetmişken birden bedenimin mühim bir fonksiyonu nasıl da önem kazandı. Çişimi yapabilmek için kafeye inmem, o kalabalığın arasına girmem, erimiş kar, yanan odun, pişen sucuk, terlemiş insan ve kapasitesi üstünde kullanılan tuvaletin kokuları arasında uzunca bir müddet tuvalet sırası beklemem gerekti. “Beklemek”! Tuvaletlerin pisliğinden şikâyet eden kadınlar, tost sırası kavgası yapan adamlar, ateş başında vıdı vıdı vıdı vıdı bağıra bağıra konuşan genç insanlar, koşuşturan çocuklar arkasında koşuşturan o çok gürültülü “yapma” cı anneler ve benim gibi tüm bunlar içinde fenalık geçirdiğini tespit ettiğim bir amca arasında çişini yapabilmek için “beklemek”! Medeniyetin doğaya karşı gücü bu mu yani şimdi?

Bedenimi ve beynimi terbiye edebildiğim kadar sidik torbamı da terbiye edebilmek umudu ile içerden çıktım. Kafenin önü de en az içerisi kadar kalabalık. Bir sürü kadın ve adam ve genç kafe önünde çay, kahve ve sigara içiyor. Şöyle bir kare yakalıyorum (ve bir ömür boyu bu kare benimle yaşayacak): teyzem telesiyejden elinde sigara ile iniyor (telesiyej üstünde buz gibi donduğunuz bir havada), ne de olsa telesiyej ile çıkılan yol manzara izlemek ve keyif almak için. Sonra paldır küldür görevlinin eşzamanlı söylenme ve yardımı ile telesiyejden inerken sigarası düşüyor, ayağı kayıyor ve toparlanması bir müddet sürüyor. Kendi haline gülüyor önce, sonra kenara çekilip arkadaşının yanına geçiyor ve hemen çantasından bir sigara daha çıkartıp büyük bir keyifle onu yakıyor. O bembeyaz arka fon, mis gibi soğuk hava içerisinde bedenine kocaman bir nefes çekiyor ve simsiyah bir duman çıkarıyor havaya, sonra da şöyle diyor arkadaşına “ Oh be Ayten, çek içine çek mis gibi hava”!

Karlardan çıksın diye beklediğim tek şaşkın tavşan benmişcesine kalakalıyorum o manzara karşısında. Tam o sırada bir grup genç bana doğru geliyor sanki. “Afedersiniz, bizim bir resmimizi çeker misiniz?”. Elbette çekerim, resim çekmeyi severim, fotoğrafları, özel anların bir kareye özenle yerleştirilmesini, saklanmasını, arada bir çıkarılıp bakılmasını ve o anlara dönülüp yaşananların hatırlanmasını çok severim. Gençlerden biri telefonunu bana veriyor ve bende manzarayı arka fona alıp onları fotoğraflayacağımı düşünürken genç heyecanla şöyle diyor: “ Biz de şööle geçelim, kızlar tutun kayakları. Siz de acaba gözlüğünüzü verebilir misiniz, kafama takayım da şöyle ben de havalı çıkayım” deyip, hep beraber kayakçıların kafeye girmeden dışarıya sapladıkları kayakların arasına geçip, onları tutup, batonları ellerine alıyorlar ve tüm bu şaşkınlığım içinde kafamdaki gözlüğü de takıyor genç arkadaş ve hep birlikte bana doğru gülümsüyorlar. Çekiyorum, sanki gerçekdışı bir anın, travmatik bir durumun fotoğrafını çekiyorum. Acı çekiyorum! Fotoğraf sonrası gözlüğümü verip bana teşekkür ediyorlar ve giderken kızlardan biri şöyle diyor: “ bu resimleri hemen face’e koyalım da biz de kayak yapMIŞ GİBİ çıkalım, biraz hava atalım!”

İkinci kez ışığa tutulmuş bir tavşan, gözlerinin neden geçici körlüğe uğradığını anlamak zorundadır. Işığa tutulunca öylece kalakalan tavşan sadece hızlı bir şeyin yaklaşması ile kaçabilir. Bu nedendendir ki üstüme doğru hızla gelen acemi bir kayakçıya teşekkürlerimi borç bilirim. Kendimi kısa sürede yeniden yukarılarda bir yerlerde derin derin solurken buldum. O an orada geçici körlüğüme sebebiyet veren bu durum ile ilgili ne kadar çok şey söyleyip düşündüğümü size anlatamam. Düşüncelerimin bir kısmı sessiz iken büyük bir kısmı da sesli, hatta çok sesli çıkmıştı içimden. Kızmıştım, küfrediyordum hatta ufak çaplı deliriyordum. O zamanlar hissiyatım bu idi, yargılıyor ve eleştiriyordum, bu eleştiriyi olumsuzun farkına varmak ve bu olumsuzlukların düzeltilmesi için içimde yanan sonsuz bir arzu, bir ateş gibi görüyordum. Oysa bugün bunları yazarken sadece bir parça üzülüyor ama gerçeği de bir o kadar kabulleniyorum. Kişi kendinden başlamalı değişime, gelişime. Her şey ancak o zaman düzelir gibi hissediyorum. Bugün bu sakinlikte düşündüğümde, o durum ile ilgili sadece bir soru soruyor ve birkaç cevabı düşünüyorum; geçiyorum: En acı olan nedir? Gençlerin, hem de böyle güzel bir dağlık bölgede okuyan gençlerin elleri altındaki fırsattan yararlanmayıp, spor yapmamaları mı? Facebook üzernden MIŞ GİBİ bir hayat resmi çizmeye çalışmaları mı? Kayak yapmayı, spor yapmayı bir hava atma unsuru olarak görmeleri mi? MIŞ GİBİ yaşamaları mı? Tüm bunlardan bu kadar keyif almaları mı?

Ama sizi temin ederim ki körlüğe çare manzaralar da yok değil. Kot pantolonları ve su geçiren montlarına rağmen kayaklarını takıp bütün gün kayan gençler de gördüm, torununu kaymaya getiren şalvarlı tatlı köylü teyzeler de gördüm, çocukları ile karlar içinde yürüyüp onlara kardan kedi yaptıran anne babalar da gördüm. Binalar arasında az da olsa var olan üç beş ağaç görmek gibi ferahlattı içimi.

O zamanlar olup biteni bir izleyici kıvamında, yargılamadan ve analiz etmeden izlemeyi henüz öğrenmemiş ve benimsememiştim. Bunun acısını o gün bol bol çektim. Oysa şimdi böyle durumlarda sadece olanı biteni, var olan “şu anda var olan gerçeklik” olarak izliyorum. Hatta gülümseyerek, biraz muzip bir tavırla izliyorum. Sadece izliyorum ve çok işe yarıyor. Yargılamadan ve analiz etmeden bir bütün olarak izlediğinizde, elbette yine pek çok şey alıyorsunuz bu manzaradan ama düşüncelerle yoğurmadan sadece o anın duygusunu kapmak bile yetiyor insana. O zaman daha sabırlı, daha anlayışlı ve daha bir “orada” oluyorsunuz ama içindeyken, dışındasınız da aslında. Bu da her şeyi daha bir ilginç kılıyor. Bunu her zaman yapabildiğimi söyleyemem, ama her geçen gün biraz daha fazla yapabilmek bile beni rahatlatıyor.

Ben MIŞ GİBİ yaşamak istemiyorum, MIŞ GİBİ poz vermek de istemiyorum. Hayatımda olmasını istediğim, olmasından ötürü mutluluk duyduğum birçok arkadaşım, dostum da MIŞ GİBİ yaşamıyor! Ya da yaşamamak için bir çabası var, bir farkındalık içinde. MIŞ GİBİ yaşayanlar ile birlikte olamıyorum, zorlanıyorum ama onlara katlanmayı da öğrendim sanırım. Ama şaşıyorum. Düşünüyorum da eskiden “BÖYLE YAŞAMAK” diye bir zorunluluğu vardı insanın. Çevresi, ailesi, kültürel ortamı, ahlak kuralları bunlar geçmişte çoğu insanı BÖYLE YAŞAMA’ya zorlardı. Eskiden ailem istediği için böyle yaşadım, bizim kültürümüzde böyle yaşamak zorundaydım diyen insanlar vardı.  Zamanlar değişti, birçok zorunluluk artık eskisi kadar katı değil ama bu sefer de insanlar MIŞ GİBİ yaşamaya başladılar. Peki bu neyin getirdiği bir zorunluluk? 

Reklamlar