Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Ya da hayatın süprizleri bir Pazartesi günü patır patır dökülüverir önünüze, tam da yeniden başlamış gibi hissettiğiniz bir günde! Herkesin sendromu sizin terapiniz oluverir.

Dün akşam youtube üzerinden Eckhart Tolle ile ilgili çok güzel bir video izledim. “Şimdinin Gücü” veya “Dinginliğin Gücü”nü okuyanlar onu tanır, bilir pek de sever sanırım. Ben de dün bir arkadaşımın koyduğu başka bir videodan zıplaya zıplaya en sonunda buna ulaştım ve tam bir saat boyunca gözümü kırpmadan büyük bir heyecanla ve aynı oranda sakinlikle bu videoyu izledim. Size de tavsiye ederim, ama ona zamanınızı ayırmanız gerekecek, o nedenle müsait olduğunuz rahat bir günü seçip izleyin derim. Tolle’nin öğretileri ve kişisel gelişim konusuna girmeyeceğim burada, ama bir şeyi söylemek isterim: fazla düşünmekten yorulduysanız, düşünceleriniz sizi gereksiz yere sıkıntıya, korkuya ve mutsuzluğua sevkedebiliyorsa, kendinizi fazlaca düşündüğünüz ile bağdaştırıyorsanız, bir ara verin ve zamanınız varsa Tolle okuyun. İyi geleceğine garanti veririm. Siz sadece düşündüğünüz şey değilsiniz 🙂

Ben bu videoyu izlerken ve ruhani bir boyutta “evet” “evet” diye içsel “evreka” çığlıkları atarken, Fenerbahçe yine yeniden Galatasaray’ı yeniyordu.

Sonra bugün oldu. Pazartesi sabahı….uyandım ve dün akşamdan kendime not yazdığım küçük kağıtlara baktım:

“Feel the inner body”, “Attention is energy”, “They are just thoughts, they don’t define who you are”, ” The hyperactive mind is repetetive”, “Listen, pay attention to now”

Sonra çıktım evden, Kadıköy’e indim. Canım sahafları gezmek ve biraz kitap bakmak istedi. Bir de hala yaklaşık 2 senedir inatla acaba bir gün bulurmuyum diye yine “Gertrude Stein”ın “Tender Buttons” isimli kitabını aradım. Olur ya bir mucize…

Gertrude Stein”ı bulamadım, mucize olmadı ama Gertrude Stein’ın kim olduğunu bilen bir genç sahaf arkadaş bulmak bile paha biçilmez oldu. Bir yandan kitapları karıştırıken, bir yandan da biraz sohbet ettik. Sohbet esnasında arkadaşın aslında düşüncede kuvvetli ama karakterde fazlaca sabit biri olduğuna kanaat getirdim ve tam da dün gece Eckhart Tolle izlemiş ve onun sözleri üzerine düşünmüşken; “Neden Tolle okumuyorsun, nasılolsa hemen elinin altında, bir ara bakarsın, belki ilgini çeker”, dedim. Cevabı tam da kendi ile ilgili kanaatımı destekler şekildeydi: “Çok samimi söylüyorum başkası olsa, ha ha bakarım derdim ama size doğruyu söyleyeceğim, ben o kitabı okumam” dedi.  Sohbet boyunca karıştırmakta olduğum “Felsefe” başlıklı rafı göstererek: “Neden, yeri burada olmadığı için mi önyargılısın?” dedim. ” Valla açıkçası, beni bozar, karakterime ters, öyle şeylerden etkilenmek istemem” dedi. Ondan böyle bir cevap almaya şaşırmamıştım; ama bir sahaf dükkanında çalışan, belki de oranın sahibi olan, bilemiyorum, birinden bu cevabı almak ilginçti tabii. Gülümsedim ve” Neden önyargılısın, seni neden bozacak ki? Sana ne zarar verebilir ki? ” diye sordum. Kendinden emin, biraz da hafif böbürlenir bir havada “Ya bana birşey olacağından değil tabii ama karakterime ters” dedi. İşte sihirli sözcükleri kendi ağzından çıkıvermişti bile! “E tamam işte bak kendi ağzınla, kitabın yazarının dediği şeyi onayladın. Bana bişey olmaz derken, kendini yani varlığına bir zarar gelmez, ölmem demek istedin şakayla karışık; sonra ama karakterine ters olduğunu söyledin; demek ki karakterin ile benliğin aynı şey değiller. O yüzden karakterine bu kadar takılı kalıp, onu bozacağına inandığın şeylere karşı önyargılı durmamanı tavsiye ederim. Kendini bu kadar sabitlenmiş bir karakterle eşdeğer görmezsen belki biraz daha rahat edersin”, dedim ve gülümsedim. Akıllı çocuk tabi, kendi ağzıyla söylediği şeyi algılayınca kocaman bir şaşkın gülümseme ile öylece kaldı ve gözlerini döndürdü oturduğu yerde.

Ben aradığım kitabı bulamadan, o ise hiç istemediği bir kitaba kafası takılı bir biçimde kaldı, vedalaştık ve dükkandan çıktım. “Ne tuhaf bir gün” dedim kendime ve gülümseye gülümseye diğer dükkanlara devam ettim.

Başka bir dükkanda, kendimi arka raflarda toz ve pisliğin içinde yığılmış bir sürü kitap arasında buldum. Ne alfabetik sıra ne de konu indeksi, hiçbirşey yok. Sadece ben, sabrım ve tozdan dolayı kaşınan boğazım! Oradan çıkardığım tek kitap, “Selected Essays by Ralph Waldo Emerson” oldu.

Ralph Waldo Emerson

Ben tozlar arasıdna kitap karıştırıken, birsürü öğrenci içeri giriyor ve iki ana başlıkta birleşen kitaplar soruyorlardı, biri mimarlık ile ilgili bir kitaptı, diğeri de Hitler Dönemi Yahudi Kampları ile ilgili kitaplardı. Sanırım Hitler dönemi Yahudi kamplarında yaşananlar ile ilgili ilginç bir ödev vermiş bir hoca. Diğer bir enterasan konuşmayı da hiç yorum yapmadan sadece aktarıyorum:

sahaf “mimarlık okuyorsun herhalde”

kız:”evet”

sahaf:” iç mimarlık mı dış mimarlık mı? ”

kız:” ben iç mimarlık okuyorum, dış mimarlık diye bişey yok zaten!”

sahaf:” Hmm, peki buranın mimarisi ile ilgili ne söyleyebilirsin? ” (yer meşhur akmar pasajı içinde küçük bir dükkan, kadıköy)

kız: ” Bence buranın mimarisi çok sıkıcı, kitaplar çok karmakarışık ve toz içinde, çok kötü bir mimarisi var!”.

!!???!!

Oradan sonra acıktım, gittim hemen Benusen Esnaf Lokantasında pilav üstü kuru bulamamanın hayal kırklığı ile pilav yanında imam bayıldı yedim; yerken de bir güzel Zeki Müren dinledim. Esnaf lokantasında zabıta ve esnaf amcalar arasında yemek yemenin zevki: paha biçilmez; cezası sadece 6,5 TL. Bir kahveden daha ucuz!!!! Yaşasın esnaf lokantaları 🙂

Yemek üstü yukarıya doğru yürümeye ve yürüken de sağlı sollu aralarda bulunan eskiciler arası bazı küçük sahafları karıştırmaya devam ettim. Bir tanesi çok ilginçti, bir pasaj girişinde, koridorda uzun, büyük, camlı bir kütüphane, hatta belki de eski model bir vitrindi bilemiyorum, ama onun içine dizilmiş eski kitaplar ve yanında bir masa iki sandalye oturan bir amca. Ben en alt raftaki kitaplara bakmak isteyince, özenle bana vitrinin cam kapısını çekerek açtı ve o kadar nazik ki, bir de bakarken yorulmayayım diye altıma sandalye çekti. Doğrusu bundan güzel bir hareket olamazdı çünkü aşağıda kitap bakarken iki büklüm olan belim ve boynum çok ağrıyordu. Bir güzel oturdum ve kitapları sırayla karıştırmaya başladım. Tam birşey bulamamanın ve bu nazik amcadan bir alışveriş yapamayacak olmanın tatlı hayal kırlklığını hissediyorken aklım birden incecik bir kitap üzerindeki o muhteşem isme takıldı: CEM TAYLAN !!! Kalbim küt küt atmaya ve gözlerim dolmaya başlayınca, yeniden sandalyeye oturdum ve önce içimden kısacık bir dua geçirdim. Huzur içinde yattığını umuyordum. Boğaziçi Üniversitesindeyken kendisinden şiir ve amerikan draması dersleri almıştım ve alabilmiş olan şanslı insanlardan biri olduğum için hep gurur duymuşumdur. Muhteşem bir insan, alçak gönüllü bir akademisyen, inanılmaz bir arşivciydi; onunla şiir üzerine bol sohbet edilir, zaman zaman hatta sıklıkla ders dışında okul yakını kafelerde buluşulur, ders bazen oralarda yapılır, tiyatro, sanat, şiir, kitap, hayat ve bol bol sinema konuşurduk öğrencileri olarak. Onun ilk kitabını bulmak, pazartesimin en güzel süprizlerinden oldu. Yaşasaydı ve kendisiyle karşılaşsaydık bu kadar mutlu olur, bu kadar heyecanlandırdım. Nur içinde yat hocam!

IMG_1013

Bu güzel karşılaşmadan sonra artık yavaş yavaş eve dönsem derken, Moda Caddesi üzerinde o zaman zaman önünden geçip de birtürlü içeriye giremediğim (nedense? ne saçma!) heykel atölyesinin önünde durup yine hayran hayran heykellere bakıyordum ki, içerden son derece güler yüzlü sempatik bir adam (dedim kesin heykel kişi kendisi, sanatçı ışığı vardı diyebilirim) geldi ve “buyrun buyrun, gelin içeriden bakın lütfen” dedi. “Tabii neden korkuyorsam, gireyim” , dedim gülümseyerek. Sonraki bir saat içerisinde bu tatlı insan ve yine bir o kadar tatlı iş ortağı (sonradan tanıştık tabii, Heykeltıraş Timuçin Çakaloz ve yazar,şifacı, tasarımcı Sibel Buğdaycı) bana büyük bir keyifle ve hiç sıkılmadan birsürü şey anlattılar, beni büyük bir zevkle taşların sihirli dünyasına soktular, hiç görmediğim güzellikte ve çeşitte taşlar gösterdiler, usanmadan bıkmadan bana isimlerini, hikayelerini, nasıl işlendiklerini anlattılar, süpriz bir taş alemi yolculuğu gibi. Taşların içinde en çok Sultaniz (bizim memleketin taşı) beni etkiledi, çünkü taşın rengi değişiyor. Evet evet, siz hareket edince onun da rengi değişiyor, harika birşey. İşte resimde kolye ucu orjinal hali ve işlenmiş hali:
IMG_1014 IMG_1016
Timuçin bey’in inanılmaz güzel renklerde ve büyüklükte taşlara oyduğu Şaman heykellere hayran kaldım. Ayrıca başka ilginç heykelleri de vardı, demirden, bakırdan, ağaçtan, topraktan.
IMG_1019
Param bugünlük heykellere yetmedi ama en azından evimize çok güzel bir yağ lambası aldım: deve taşından oyulmuş ve üzerinde güzel de bir hikayesi var. Hikayeyi siz resimden çıkarın, daha eğlenceli olur.

IMG_1021

Sonra Sibel hanımın tasarımları takılara baktık beraber, üzüm salkımı gibi birleştirdiği taşlara bayıldım, şimdi belki bunlardan küçük küpeler yapacak. Sibel hanım aynı zamanda şifacı, danışman ve yazar. Bunlardan pek konuşmaya vaktimiz olmadı çünkü daha çok hep taşlardan konuştuk ama sonra eve gelip de bana verdikleri web sayfasına bakarken, kendisinin de yazdığı bir kitap hakkında bir sayfaya ulaştım. Bana Peru seyahati yaptığını söylemişti sohbet arasında, meğer o seyahatinin kitabı da varmış: “Sakin ol! Herşey mümkün”. En kısa zamanda bunu da okumak istiyorum.

Bu arada kitaplar ve heykeller arasında kendimi kaybedip yazmayı unutmuşum, buraya çıkmadan önce çarşı tarafında tam da sahaflardan çıkmış kitaplar üzerine derin düşüncelere dalmışken birdenbire karşıma bir kamera ve koca mikrofonlu bir spiker çıktı ve “İyi günler, Şafak Pavey’i tanıyor musunuz?” diye sordu. Yemin ederim sanki ışık görmüş tavşan gibi hissettim, kalakaldım…yahu bi izin iste, bir sor bi zaman tanı da ona göre cevap vereyim ; yok baktım kamera çekimde biraz çekimser biraz şaşkın “evet” dedim ama nasıl evet dediysem spiker pek inanmadı sanırım, hani milletvekilimz falan diye açıklama yaptı “evet tanıyorum ama ne yalan söyleyeyim şu an ne güzel kitap aleminde kaybolmuşken, ve süpriz pazartesimin gerçek üstü tadını çıkarıyorken beni bu soru ile son zamanlarda iyice içimi şişiren memleket siyasetine döndürmenizden hiç hoşlanmadım ve konuşmak bile istemiyorum” diyemedim ama gak guk ettim, geri dönecek gibi oldum falan ama adam ısrarlı “biliyorsunuz kendisi engelli” dedi! Allah seni ne biliyorsa öyle yapsın, şimdi bir de engelli ve engelsiz gibi derin bir konuya yorum yapmak, son bir zamandır Şafak’a da engeli üzerinden acındırık reklam kampanyası gibi şeyler yazanlardan iyice baymışken, engelli insanları (ne demekse) engelsizlerinden çok daha ENGELSİZ buluyorken, bu ayrımdan bile nefret ediyorken şu anda bana sorulacak soru mu bu??? “Meclisteki bir sürü engelli yanında Şafak hanım engelsizdir” diyemedim sadece gak diye “engelli olması bence önemli değil ” dedim galiba, yani ne dedim tam olarak yine anımsamıyorum. “Peki onun hangi özelliklerini seviyorsunuz? ” diye sordu, hah o noktada iyi bir cevap verip kendimi yırtabilecek gibi hisettim bu zulümden: “diğerlerinde olmayan özelliklerini” diyerek çok şey anlattığımı düşünüp multu olurken, spiker kesin içinden ” bu kadın Şafak Pavey’i tanımıyor” diye geçirdi ve mikrofonu çekip döndü gitti. Ben de oh be deyip yoluma devam ettim. Yayınlarlar mı? Bilmiyorum? Umumurmda mı? Hayır? Süpriz oldu mu? Evet??? 🙂

11 Kasım 2013, benim güzel süpriz Pazartesim. Kitaplar, sahaflar, esnaf lokantası, insanlar, sokaklardaki hayatlar, sanatçılar, heykeller, taşlar, takılar, şamanlar, güzel insanlar, anılan insanlar, enerjiler, tesadüfler ve güzellikler arasına kendini öyle veya böyle sıkıştıran televizyon, kamera, mikrofon ve siyasete dair sorular…..güzel bir gün oldun, teşekkür ederim.

Henüz bitmedi…..

 

Reklamlar