Etiketler

, , , , , , , , , ,

DSC04426

Bir zamanlar bir konuda kafası karışan bir insanın kafa karıştıran yazısı. Kafa kurcalayan cümle: “Birini başkaları üzerinden aşağılamak nedir? Ne değildir? Nedendir, ne gerekir?” Kafa kurcalayan cümle ile ilgili kafa karıştıran soru: “Kişiler başkalarını kızdırmak ya da aşağılamak amaçlı cümleler kurarken kendi hassasiyetlerine takılmalı mıdır?”

Mesela piyano çalan komşunuza sinir oluyor olabilirsiniz. Onu aşağılamak için konuşma sırasında “hangi otelin lobisinde çalıyorsanız o otele gitmek istemem” derken otel lobisinde çalan piyanisti de aşağılamak fikri sizi rahatsız ediyor olabilir ama komşunuz uyuzun biri ve ona göre otel lobisinde çalıyor olmak aşağılayıcı bir durum olsa dahi aşağılamak istediğiniz kişinin aşağılayıcı bir durum olduğunu düşündüğü şeyi gerçekten aşağılamak amaçlı kullanır mısınız yoksa size göre aslında hiç de aşağılayıcı bir durum olmayan otel lobisinde piyano çalma olayını dile getirmeme hassasiyeti göstererek onun yerine başka bir aşağılayıcı eylem bulmakta ısrarcı olabilir misiniz? Pretty Woman filmindeki sahne gibi, “Sana asla bir hayat kadını gibi davranmadım” der adam, Julia Roberts da “şimdi davrandın” der!!! Bunun gibi bir şey. Peki geçen yılbaşında istemeyerek de olsa gittiğiniz otelin lobisinde kulağınıza şenlik notalar döktüren o güzel yüzlü piyanist amcayı hatırlayıp bu cümleyi kurduğunuz için vicdan azabı hisseder misiniz? Komşunuzun piyano çalamadığı konusundaki fikriniz komşunuza olan sinir bozucu duygularınızdan tamamen bağımsız bir yorum olabilir mi? Evet olabilir, yani duygularınız ile sanata olan tavrınız arasında adil davranabilirsiniz ama komşunuzun piyano çalmaktaki başarısızlığı ile kişisel gıcıklığı birleşince sizde sanata ve sanatla uğraşan insanlara karşı eskiden beri var olan saygı duyma duygularını alt üst edebilir. Yani her piyano çalan, resim yapan, sanatla uğraşan insan saygıyı hak eder mi? Sanatı açısından mı yoksa insanlığı açısından mı? Ayırım yapmak şart! Her cumhuriyet gazetesi okuyan ve piyano çalan insan medeni midir gerçekten? Her başı bağlı bağnaz mı yani? Yok artık o zaman her ilkokul mezunu cahil ve her üniversite mezunu süper eğitimli, bilgili, kültürlü falan. Ahahaha….sanırım gittikçe komikleşiyor her şey. Her iyi olmayan kötü, her kötü olmayan iyi. Her televizyona çıkan ünlü, her ünsüz sıkıcı ve değersiz, her değerli olan pahalı, her parası olan kıymetli, her kıymetli olan paralı….amanin aman!

Size göre olması gereken ile olan gerçek arasında, söylenen ile yapılan arasında, kanun ile yargı arasında, hatta yemek kitabındaki yemeğin resmi ile yapılanın gerçek görüntüsü arasında dahi daima bir fark var ve bu farkın ne olduğunu ya gerçek, ya sizin gerçeğiniz ya da önyargılarınız şekillendiriyor!

Neden kızdığımız zaman bu kadar acımasız olabiliyoruz? Neden kızgınlığımızı ifade ederken aşağılamak arzusu içinde önyargılara sarılıyoruz? Sanırım cevabı çok basit: çünkü genel önyargılar tam da kızdığımız ve aşağılamak istediğimiz insanlarda kabul gören olgulardır ve aslında tam da bu yüzden canlarını acıtmak istiyoruz. Yani iki ucu boklu değnek gibi bir şey! Ama ya konu ile ilgili kendi hassasiyetimiz? Bu kadar ince düşünmek zorunda mıyız, ya da bu kadar ince düşünmemiz nedeniyle söylediğimiz her şeyden sıkıntı da duymamız şart mı?

Peki aşağılama ihtiyacımız nereden kaynaklı? Kızdığımız, hoşlanmadığımız hatta nefret ettiğimiz insanları aşağılayarak neden kendimizi bu kadar iyi hissederiz? Yoksa biz ahlaksız ve kötü insanlar mıyız? İyi ve ahlaklı olmak her şeyi sevgiyle kabullenebilmek erdemine sahip olmayı şart mı kılar? Bir Budist rahibi kadar sevgi dolu ve kabullenici olabilir miyiz? Böyle olmak için dünyanın nimetlerinden el çekip 24 saat meditasyon mu yapmamız lazım. Ama biz meditasyonu para çekme ritüellerimizde yaptığımız iki dakikalık sessizlik diye biliyorduk, hayırdır?

İnsan olmanın doğasında her şey iki kutuplu kardeşim. Yani sevdiğim oranda nefret etmem de doğal işte. İyi olduğum kadar zaman zaman kötü olmak da isteyebilirim yani ne var? Ben kendi içimdeki çelişkileri kabul ediyorum. En azından kötümün en kötü ne olabileceğini biliyorum; bir küfür, bir bağrış, bir kızgınlık…sonra bitti gitti işte!

Şimdi kafamı kurcalayan tüm bu şeyler arasında kafamın kurcalanan bir yerinden gümbür gümbür çıka gelen şey şu: kılavuzu karga olanın burnu boktan çıkmaz. (ben hala insanlara güzel bir ruhani ritüel öğretmek için sol avuçlarının içine para koyup nane-kekik yakaraktan, iki dakika meditasyon yaparaktan uyku öncesi hayatımıza para çekme zırvalığını öğreten kadına takmış bulunmaktayım ne de olsa). Ne tuhaf tam da “boktan” yazmıştım ki Microsoft Word uygulaması kelimenin altını yeşille çizip beni uyarıyor “argo veya kaba sözcük”. Kendisine bana bunu hatırlattığı için teşekkür ediyorum ancak ne kadar uyarırsa uyarsın onun argo veya kaba sözcük diye bildiği benim sözlüğümde tamamen doğal bir anlam ifade ediyor. Bok işte yahu, bildiğiniz bok: insanın en doğal biyolojik durumunun sonucu ortaya çıkan, çıktığı zaman insana sonsuz mutluluk ve büyük rahatlama hissi veren ve nihayetinde yediğimiz içtiğimiz tüm o güzel şeylerin atığını ifade eden 3 harften oluşan basit bir kelime. Neden ben bu kadar doğal bir kelimeyi kullandığımda teknoloji bile bana bunu kaba veya argo olarak hatırlatma gereği duyuyor? BOK diyorum işte, bok, bok, bok!!!!!!!!!!!! İlginç, bok dediğim zaman kelimenin altını çizmiyor, o zaman bir dakika, yanılmışım! Bilgisayar beni boktan durumu için uyarmış, yani bok onun için de doğal bir kelime ama boktan demek sıkıntı yaratıyor. Yani biz bok kelimesini hoş olmayan anlamı ile kabullenip onu hoş olmayan durumları anlatmak amaçlı “boktan” diye kullandığımızda bu kaba ve argo bir sözcük oluyor! O zaman sorun kelimede veya ifade ettiği şeyde değil, o kelimeye negatif anlam yükleyerek kullanan insanda. İşte bu sonuca varmak hoşuma gitti çünkü anlatmaya çalıştığım her şeyi aslında bu özetliyor. Sorun “BOK”ta değil, “BOKTAN” demekte!

Tüm kafası karışanlar için kafa karışıklığını dağıtma ritüeli:

Önce nane, kekik, pul biber ne varsa bir güzel yakıyoruz (tütsü niyetine)

Sonra karanlık ve sessiz bir odada 20 saniye meditasyon yapıyoruz.

Meditasyon sırasında kendi kendimize devamlı şu kelimeyi tekrarlıyoruz : “bok…bok..bok” (Mantramız bok yani)

Meditasyon sonrasına sol avucumuzun içine evde olan ve maddi değeri en yüksek olan banknotu alıyoruz, 100 TL, 100 Euro falan (para şart, para yoksa ne diye kasıyoruz ki)

Tüm bunları uyku öncesi yapıyoruz ki, uyku esnasında pisişen güçlerimiz sabaha kadar bunları iyice işliyor.

Sonra sabah bir kalkıyoruz, bir tuvalete gidiyoruz ki a-aaaa para mıçıyoruz, tebrikler!!!!

Böylece sonsuza dek mutlu yaşıyoruz!

Reklamlar