Etiketler

, , , , , , , , , ,

Eğer geçmişten bir gösteriye bilet bulma şansım olsaydı ve daha da fantastiği, bu biletle o gösteriye gitme şansım olsaydı, kesinlikle Le sacre du printemps’in galasına gitmek isterdim. Stravinsky’nin modern müziğin kapılarını tekmeleyerek büyük bir hışımla açtığı ünlü eseri “Bahar Ayini”nin 1913 yılında Paris’te yapılan galasından bahsediyorum. İşte o galada ben de olsaydım, o akıl almaz karmaşayı ben de yaşasaydım, bir de o dönemin kalabalığı ile beraber bu eseri tecrübe etseydim inanılmaz olurdu diyorum.

Babam sağolsun, ben küçükken de sık sık beni bu eserle korkudan öldürdüğü olmuştu. Aklımın almadığı bu uygunsuz gibi hissedilen ritimler, aşırı yüklemeli sert sesler, sanki canavarlar geliyorumuşcasına beni ürkütürken birden ses diner, müzik yumuşaklaşırdı. Ellerimi kapadığım kulaklarımdan yavaşça ayırıp, ne olduğunu anlamaya çalışırken yine tam o sırada adının sonradan korno olduğunu öğrendiğim atlılar çoktan koşturmaya başlamışlardı bile. Çok küçüktüm ama yine de korktuğum şeyden etkilenmemiştim desem yalan olur. Ha çok mu sevmiştim hayır, anlayamıyordum sadece!

Şimdi 35 yaşındayım ve yeniden Bahar Ayini’ni dinlerken zevkten dört köşe oluyorum. Çok etkileyici, evet ürkütücü ama güçlü ve derinden; belki bir parça rahatsız edici ama kesinlikle zihin açıcı bir eser. Uyumsuzluk içinde uyum, sertlik içinde duygu, karmaşa içinde dinginlik, kısa süreli sessizlik, kısa süreli hiddet, çok sesli, çok duygulu bir tansiyon yükselmesi içinde bu dinlediğim kesinlikle doğanın kendisi gibi geliyor. E doğa da her zaman romantik, her zaman sakin, her daim uyumlu değil ki? Bu müziği dinlemek ve sevmek, depremin doğal gücünü hissettiğinizde ne muazzam olduğunu anlamak ve ona hayran kalmak, bir volkan patlamasındaki üstün gücü hayretle izlemek gibi bir duygu.

Neyse, dönemlim o galanın önemine. O galadaki izleyiciler, ki aslında o gece sadece bu eseri dinlemeye değil, eserin aslen yazıldığı baleyi izlemeye gelen izleyiciler, romantik dönemin içinden henüz çıkmamış ve çıkarılmamış iken, Chopin dinlemeyi, alıştıkları sesleri ve melodileri duymayı ümit ederken birdenbire Stravinsky’nin tokadını yediler dersek doğru olur sanırım. Baharın gelişini kutlayacak bir eser, yumuşak ve duygu dolu bir bahar müziği eşliğinde tabiatın güzelliklerini sergileyecek bir bale izlemeyi umarken, karşılarında pagan bir ritüelin anlatıldığı eserle bahar tanrısına kurban edilmek üzere bekleyen genç bir kızın dansını izlerken bir yandan da müziğin sert, alışılagelmemiş ve daha önce hiç tecrübe etmedikleri bir haliyle şaşkına döndüler. İşte o korku ve şaşkınlık ile öfkelenen seyirci birden ayağa kalkıp bağırmaya, tartışmaya ve yuhalamaya başladı, ardından öyle bir karmaşa sardı ki tiyatroyu, sonunda polis gelip ortalığı yatıştırmak zorunda kaldı J

Ama ne demişler reklamın iyisi kötüsü olmaz, ya da eski tabiriyle “succes de scandale”!

Şimdi gelelim herkesi kudurtan bu vahşi diye adlandırılan müziğin neden daha sonraları gelmiş geçmiş en iyi eserler arasına girdiği, neden müzikte bir dönemi sonlandırıp, yeni modern dönemin başlamasına öncü olduğuna. Çünkü Stravinsky’nin eseri geleneksel vurgu kalıplarına uymuyordu, asimetrik ve değişken bir yapıya sahipti, sertti ve en yumuşak bölümü bile insan kulağının, dolayısıyla beyninin bildiği, öğrendiği tüm melodilere, ritimlere ve seslere fazlasıyla aykırıydı. Yani yepyeniydi.

1913 yılının insanlarının ilk defa karşılaştıkları bu müzikle tek seferde baş edebilmeleri bilimsel anlamda da mümkün değildi. Çünkü insanın sesle olan ilişkisi her daim bir değişim ve gelişim içindedir. İnsan beyni müziği öğrenerek ve hatırlayarak işler. Bunu günümüzde artık nörobilim de fazlasıyla ortaya koymaktadır. İşte daha öncesinde bu tarz bir müzikle hiç karşılaşmamış olan seyirci yani seyircinin beyni tam anlamıyla korkmuştu. Korkuyla beraber nefret de haklı yolunu bulmuştu hemen. Ama aynı seyirci zamanla bu yeni müziği dinleyerek öğrendi ve öğrendikten sonra sevmeye de başladı. Neden?

Çünkü insan beyninin düzen takıntısı var. Düzenli olmayan sesleri, melodileri ve ritimleri de kendi yöntemi ile düzenlediği noktada mutlu oluyor. Düzenini önceden kestirdiği müzikten sakince mutluluk duyarken, fazlaca dinlediği, her şeyini fazlasıyla kestirebildiği ve devamlı kendini tekrarlayan müzikten de sıkılıyor. Düzensizliği ile başa çıkabildiği her karmaşa da onu heyecanlandırıyor aslında. Başa çıkabilmesi için ise önce öğrenmesi ve tecrübe etmesi gerekiyor. İşte Bahar Ayi’ni sayesinde bu tecrübeyi yaşamıştı artık beyin. Şimdi beklentilerini ne ölçüde şekillendirmesi gerektiğini seziyor, karmaşanın içindeki düzeni yakalamış olmaktan zevk alıyordu. Statik olmayan insan beyni (ki bunu bilim artık bas bas bağırmakta), bu yeni tecrübe ile kendini yenilemek ve geliştirmenin de mutluluğunu yaşıyordu.

Picasso’nun da dediği gibi, kübist besteci Stravinsky sayesinde, şekilden şekilsizlik yoluyla şekle giren bir besteci sayesinde; bilinen tüm şekilleri bozmak, yeniden birleştirmek ve yeni şekiller elde etmek mümkündü artık J

Ne kadar ilginçtir ki, beni çocukken korkutan ve şaşırtan bu eser, kulağı fazlaca antremanlı olmayan bir yetişkinin bile dinlemekte zorlandığı bu eser; Walt Disney’in “Fantasia” adlı çizgi filminde evrenin oluşumunu, dinozorları ve yok oluşlarını anlatmakta kullanılmıştır.

Dinlemekten korkmayanlara tavsiye ederim 🙂

Bu da FANTASIA versiyonu:

Konu ile ilgili okumanızı tavsiye edeceğim kitaplar da :

“Proust was a Neuroscientist” Jonah Lehrer & “This is Your Brain on Music” Daniel Levitin (bu kitapla ilgili bir yazım var blogta)

Reklamlar