Etiketler

, , ,

Dün öğleden, organik biberli, yumurtalı ve sıkma portakallı keyifli bir kahvaltıdan, kahvaltı sonrası çeşitli gazetelerin mütalaasından ve şekerli türk kahvesi eşliğindeki keyif sigarasından hemen sonra eşimle küçük bir yürüyüş yapalım dedik.

Bu kararı büyük bir cesaretle aldık, ne de olsa 3 haftalık karlı ve fırtınalı ev hapsinden fazlasıyla sıkılmış olan şehrin ahalisi cumartesi günü güneşi havada görür görmez kendisini önce arabasına sonra da sokağa, mümkünse indirimden de yararlanırım diyerekten en işlek cadde ve alışveriş merkezlerine atmıştı. Ben de son zamanların en büyük hatasını yaparak o gün eşime doğum günü hediyesini almak için tek bir mağazaya uğramak için bile olsa dışarı çıkmıştım.  Hatanın neresinden dönerseniz kardır belki ama benim hatamdan dönmem o gün normalde 10 dakikalık yol için tam 1 saatimi aldı, boş taksi yakalamak için çırpınmak ve kalabalıkta itiş kakış yürümeye çalışmak,  almayı istediğim ürünü bulamamak da cabası!

Cumartesi günkü delilikten sonra Pazar günü haliyle korkmamız normaldi. Ama Fenerbahçe’de oturmanın avantajını kullanabileceğimiz bir gündü, sadece yürümemiz ve parka gitmemiz zor olmazdı diyerekten çıktık dışarı. Cumartesi çılgınlığı Pazar gününe hız kaybetmeden geçmişti bile. Tüm yollar ve arayollar arabalar ile doluydu. Arabalarda ya tek kişi ya da iki kişi ağrılıklı bekleyenler sabırlıydı. 1 saat içinde kedinin kuyruğuna ulaşabilmesi cinsinden bir hayal ile aynı yerde 10 tur atacak ve şanslıysa bir park yeri bulacak, kalabalık içinde yürüyecek sonra da oturmak için masa bekleyecek ve onu da başarırsa 3 saat harcadığı öğleden sonrasının 1 saatini bir şeyler yemek içmek ve egzoz gazı içinde “oh mis gibi hava aldık” diyebilmek için geçirecek ve eve döndüğünde kesin şöyle diyecekti “ ay bir kalabalıktı bir kalabalıktı, trafik rezaletti valla”. İstanbullunun el klasikosu : söylen söylen ama yapmaya devam et!

Her neyse, biz o kalabalıkta parka ulaştık ve birkaç tur yürüdükten sonra burnumuz dondu, kulaklarımız düşecekti soğuktan, dedik eve dönelim. Eve doğru yol alırken üstümüze doğru ilerleyen oluk oluk kalabalık içinden insanları izledim. Soğuğa rağmen incecik üstleri, full makyajları ve topuklu ayakkabıları içerisinde ilerleyen asık suratlı genç kızlar gördüm ki çoğu benden daha yaşlı duruyordu sanki. Arabalarının kapısında ya maç ya da araba sohbetleri yapan enteresan formatlarda (kelimeler ile tasvirini beceremediğim görüntülerde) delikanlılar gördüm. Küçük çocuklarını kalabalık arasında itiş kakış yürütmeye çalışan anneler gördüm. Gördükçe korktum vallahi! Bir gün önce de bunun daha fenası bir deneyimi Bağdat caddesinde yaşamıştım ya, ben de bir sinir bir ümitsizlik bir söylenme aldı başını gitti. Eşim yol boyunca beni sabırla dinledi, derken eve varmadan pideciden lahmacun almaya karar verdik. Lahmacunları beklerken masaya oturdum ve bir çay söyledim, o sırada kulaklarım aldı başını yan masaya oturdu, çünkü iki tane delikanlı en fazla 15-16 yaşlarında şöyle bir sohbet içindeydiler:

“Ben öldükten sonra ruhumuzun yaşadığına pek inanmıyorum. Ruh bedenle var olan bir şey olmalı, yani reenkarnasyon bana mantıklı gelmiyor. Son zamanlarda bunu çok düşündüm niye varız, neden hayattayız, amacımız ne? Kafam karışıyor ama anlamaya çalışıyorum”

“Yani sen şunu mu demek istiyorsun, ruh bedende mi bağlı? Her şey bu hayatta mı geçerli? Yani ölüne her şey bitecek mi? bilemiyorum, bence bedenden ve bu hayattan öte bir anlamı olmalı varlığımızın.”

Sohbet uzadıkça lahmacunlar poşette masamıza gelen dek gençler varlıklarını ve amaçlarını sorgulamaya başladılar. Ve ben yüzümde kocaman bir gülümseme ile sohbete dahil olmadan onları dinlemek için zor tuttum kendimi. Bu yaşta iki gencin böyle bir sohbet içinde olmasından öyle bir memnuniyet duydum ki birden umutlarım yeşerdi.

 Sonra masadan kalktık ve pastaneden de tatlı alalım derken bir grup yeni yetmenin arkasından yürümeye başladık. Gençler 11-12 yaşında, bir kot bir spor ayakkabı ellerinde kaykayları ve basket toplarıyla neşeli neşeli yürüyorlardı. “Haydi, bir an önce gidelim de oynayalım” dedi biri diğerinin omzuna kolunu atarken. Bir diğeri de “şu harçlığımı bir biriktireyim çok güzel bir kaykay alacağım”. O kadar tatlı görünüyorlardı ki az önce sohbet masasında yeşeren ümitlerim birden filizlendi.

Pastanede pastalar ve tuzlu kurabiyeler arasında gezinen doymamış gözlerim şu sözleri işitince inceden yaşlarla doldu: “ annecim, bana oyuncak alma, ben kendi oyuncağımı kendim yaparım. El işi öğrendim ben, biliyorum nasıl yapılacağını. Bana boş kutuları ver evdeki olur mu?”

Eşime baktım, gülümsedim ve “oh be….endişelerim bir parça da olsa azaldı” dedim. Elimi tuttu, evimize geldik ve yemek üstüne tatlı eşliğinde tavla oynayıp, müzik dinledik.

Reklamlar