Etiketler

, , , , , , , , , , ,

Bundan iki sene kadar önce Amsterdam’a gittiğimde, orada yaşayan arkadaşımın yemekten önce koştura koştura biyolojik ekmek almaya gitmesine pek bir gülerdim. Hoş ekmeği de büyük bir afiyetle yerdim çünkü çok lezzetli olurdu. Ne zaman ki o arkadaşım beni ekmekle kandırdıktan sonra ekolojik pazara gitmeye de razı etti, işte o zaman başladı benim organik maceram! Artık her Amsterdam seyahatimde beraber doğal yağlar almaya gidiyor, dükkanlara gelen yeni organik sertifikalı ürünleri inceliyor ve her seferinde yeni bir şeyler öğrendikçe bundan pek bir memnun oluyorduk. İki sene öncesinde aşina olmadığım, hatta dalga bile geçtiğim bu doğal, organik, ekolojik ve biyolojik terimleri zamanla hayatıma düşündüğümden de çabuk girmeye başladı.

Şimdi artık her çarşamba Selamiçeşme’de kurulan organik pazarda bulabilirsiniz beni. Ben ki hayatta pazara gitmekten hoşlanmazdım, şimdi pazar çantamı kolumun altına alıp büyük bir keyifle organik pazardan alışveriş etmeye gidiyorum. Şikayetçi de değilim doğrusu çünkü organik sertifikalı ve tarlasından taze olarak pazara gelen her sebze, her meyve o kadar lezzetli ki, önce sağlıklı diye yemeyi tercih ederken bir de bakıyorsunuz ki lezzeti sizi zaten çoktan fethetmiş.

İlk günkü şaşkınlığımı hala hatırlıyorum, şaşırmıştım çünkü biberler ecüş bücüş, domatesler yamuk yumuk, her şey alışık olduğumdan daha tuhaf, daha bir şekilsiz gözüküyordu. Doğada ve tarlada yetişme şansını bulamamış şehirli çocuklardan olduğum için bu görüntüler bana tanıdık da gelmemişti. Normalde marketten çok güzel diye satın aldığım sebze-meyvelerin o güzel renkleri ve fazlaca şekilli hallerine fena alışmışım ki organikle olan ilk görsel karşılaşmam bende fazlasıyla şaşkınlık yaratmıştı, hatta korkmuştum bile. Ama okuduklarım, öğrendiklerim ve güvendiğim bilgiler doğrultusunda sağlıklı beslenmeye hazırdım artık ve hiçbir yamuk yumuk şekil beni vazgeçiremezdi. İyi ki de vazgeçirmemiş, çünkü organik ve mevsimsel olarak tarladan çıkıp önüme gelen tüm bu meyve sebzeler tahminlerimin de ötesinde aşırı lezzetliydi, kıvamlıydı, dolu doluydu, suluydu, güzeldi, harikaydı! Yazın yediğimiz kavunlar, biberler, domatesler sadece beni değil, bizde yemek yiyen herkesi tam onikiden vurdu.

Zamanla arkadaşlarım da benimle pazara gelmeye başladılar ve hatta bazı akşamlar organik yemek geceleri bile yapar olduk. En son İdil ve Murat ile organik akşam yemeği yedik, aynı günün sabahı İdil elinde organik Ada Yoğurt ve organik üzüm suyu ile kapıdan içeri girdi ve “organik tişörtümü de giydim hazırım “ diye güzel bir espiri patlattıktan sonra doğru organik pazara. Akşamında Murat’ın deyimi ile kazanlar kaynadı, kepçeler döndü ve çok lezzetli bir organik yemek deneyimi yaşandı. Aslında organik bahane, lezzet şahane 🙂

 Organik meyve-sebze, yoğurt, peynir derken zamanla organik temizlik malzemelerine merak saldım. Evde temizlik malzemesi kullanmaktan zaten pek hoşlanmam, kimyasal kokar, gözlerimi yakar ve ellerimi de mahveder.  Bunların ötesinde okudukça çok daha iyi anladım ki evde tam bir zehir madeni yatıyormuş. En son TÜBİTAK tarafından yayınlanan Bilim ve Teknik dergisinde evdeki zehirli kimyasal maddelerle ilgili yazılmış yazıyı okudum ve okuduklarımdan çok da hoşlanmadım doğrusu. Hacettepe Üniversitesi Kimya Bölümü Biyokimya Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Adil Denizli ve Doç. Dr. Handan Yavuz’un kaleme aldığı “Evdeki zararlı maddeler” adlı yazıda öğrendiklerimden bazıları:

  • birçok evsel ürün ve kozmetikte bulunan PFC adlı kimyasal maddenin kadınlarda doğurganlığı azalttığını, yapılan bir araştırmaya dayanarak belirtiyor. Binden fazla hamile kadın üzerinde yapılan araştırmada kadınların kanlarında yüksek seviyelerde per floro kimyasalları (PFC) tespit edildiği ve kadınların çok daha zor hamile kaldığı ortaya çıkmış. PFC’ler su, kir veya yağa dayanıklı tekstil ve deri üretiminde kullanılıyor. Ayrıca tırnak cilaları, diş macunları ve cilt nemlendiriciler gibi kişisel bakım ürünlerinde bulunuyor.
  • Evsel temizlik malzemeleri, kısırlığın yanı sıra nörolojik, akciğer ve böbrek hasarları, kanser, körlük ve astım gibi ciddi rahatsızlıklara da yol açıyor. Çok kullanılan 15 bin kimyasal maddeden yaklaşık yüzde 75’inin henüz zehirli­lik testi yapılmış değil. Ortalama bir evde bulunan 150’den fazla kimyasal madde alerji, doğum kusurları, kanser ve psikolojik bozukluklara sebep oluyor. Bunun yanı sıra kişisel bakım ürünlerinde bulunan kimyasal maddelerin 884’ü zehirli. Ayrıca 146’sı tümöre, 218’i üreme bozukluklarına, 314’ü biyolojik mutasyona, 376’sı deri ve göz tahrişine neden oluyor.
  • Zehirli kimyasal maddeler hayatımıza girdikçe, vücudumuzdaki yağ dokusunda biriken zehir seviyesi de artıyor. Biyobirikim çalışmaları, bazı zehirlerin yaşamımız boyunca vücudumuzda biriktiğini gösteriyor. Böcek öldürücülerin evsel ürünlerin bileşimlerine girmesiyle çocuk kanserlerinde yüzde 28, 10 yıl içinde astım vakalarında yüzde 42 artış gözlendi. Hamilelik sürecinde bahçe veya evde zararlı organizma öldürücüleri kullanan ailelerin çocuklarında lösemi görülme riski daha yüksek.
  • En tehlikeli üç temizleme ürünü; lavabo açıcılar, fırın ve asidik tuvalet temizleyiciler

Evet biliyorum bazılarınız bunları okuyunca “amaaaan” diyor, ben de uzunca bir süre böyle diyordum ama şimdi farklı düşünmeye başladım. Eğer daha sağlıklı, daha güvenli ve sadece benim için değil çevre için de aynı anlamda sağlıklı bir şeyler varsa o zaman neden kullanmayayım diye düşünüyorum. Kimileri bu ürünlerin çok pahalı olduğunu düşünüyor ama marketlerde satılan ve kaliteli diye bildiğimiz birçok ürünle nerdeyse başa baş fiyatları.

Ben en son Almanların “Waschnuss” dedikleri ve Hindistan’da yetişen bir çeşit ağacın meyvesinden yapılan bulaşık makinesi deterjanını kullanmaya başladım. Bu enteresan meyve sabunla benzer özellikler taşıyor ve Hindistan’da temizlik amaçlı kullanılıyormuş. Gözünü yediğim Almanlar da tutmuşlar bundan ekolojik temizlik malzemeleri üretmişler. Sizi bilmem ama ben yıkama bittikten sonra kapağını açınca yüzüme dolan buharlı kimyasal kokusundan ve bardakların kenarından aldığım kimyasal tadından ürkmeye başlamıştım. Şimdi kullandığım üründen memnunum, ilk yıkmadan sonra kafamı nerdeyse tamamen bulaşık makinesinin içine soktum ve derin bir nefes aldım. Ferahtı, kimyasal kokmuyordu. Ama doğruya doğru fazlaca yağlı tencereleri ve beklemiş bulaşığı yüzde yüz temizlemiyor, yine de ben sağlık adına bu lüksten fedakarlık edip tencereleri gerekirse elde yıkamayı tercih ediyorum.

 Siz de merak ediyorsanız, denemek isterseniz en azından bir kere size en yakın yerde kurulan organik pazara gidin ve şaşkın şaşkın bakınmak, sertifika arayıp kendi kendinize olayı çözmeye çalışmak yerine satıcılarla, çiftçilerle ve bu işe gönül verip her hafta orada bulunan dünya tatlısı insanlarla konuşun. Aklınızdaki tüm soruları sorun ve eğer cevaplar sizi lezzetten önce tatmin ederse ne mutlu size.

Bir sonraki yazımda organik kozmetik dünyasına sokmak istiyorum sizi. Son Amsterdam seyahatimde bu kez doğal kremler, şampuanlar, diş macunları, saç boyaları ve diğer birçok kozmetik ürünü ile kadınların en geniş oyun alanına en doğalından bir giriş yaptım. Belki ilginizi çeker.

 

Reklamlar