Etiketler

, , , , , , , , , ,

Bu hayatta ne olsa yaşayamazdım diye düşündüğüm zamanlar hep aklıma ilk gelen müzik olur. Müziksiz, ritimsiz, melodisiz bir yaşam bana imkansız geliyor, ya size? Peki ama neden? Neden müziğin hayatımızdaki yeri bu kadar kuvvetli?

Benim sevgili ve sevimli filozof babamın, Arthur Schopenhauer’ın da dediği gibi müzik diğer tüm    sanat dallarından daha farklı bir yerdedir. İnsanın doğasının derinliklerindeki etkisi o kadar güçlüdür ki, tüm insanlar tarafından anlaşılabilir. O nedenle müzik gerçekte de evrensel bir dil gibidir. Ne olduğunuz, kim olduğunuz, nereden geldiğiniz, nerede yaşadığınız ve hangi düzene bağlı olduğunuzdan bağımsız bir şekilde müzik size içsel özünüzü yeniden yaşatan bir tecrübe gibidir. İçinizdeki en derin duyguları, hayatınızın tüm parçalarını, tüm deneyimlerinizi, tüm düşüncelerinizi müzikte bulabilirsiniz, sanki içinizdekini, şimdiye kadar içinizde biriken her şeyi ortaya çıkaran ama kelimelerle bir türlü açıklayamadığınız bir kuvvet gibidir müzik.  Felsefe okuya okuya anladığım bir şey var ki o da kelimeler ne kadar kuvvetli de olsa sadece öğrendiğimiz anlamları kadarıyla işliyorlar zihnimizde. Hele bir de kelimeleri tek yönlü, tek anlam yüklenmiş olarak öğrenmişsek vah halimize. O zaman da işte önyargı ve kalıplaşmış düşüncelere kurban gidiyoruz. Kelimeler zihnimizde bir takım resimler ve anlamlar canlandıran araçlar gibidir ama bu araçlar ne kadar yeterli gelebilir ki şu karmakarışık insan doğasına? Hayatta kelimelerin anlatamayacağı o kadar çok şey, o kadar çok tecrübe, o kadar çok duygu var ki. Bunu anlamak için felsefe okumaya bile gerek yok aslında, sizin de bazen içinizdeki duyguları, aklınızdaki düşünceyi tam olarak kelimelerle karşınızdakine anlatamadığınız olmaz mı? Hatta öyle zorlanırsınız ki, kelimelere daha çok özendikçe karşınızdaki sizi daha da yanlış anlamaya başlar ve en sonunda pes edip susarsınız. O pes ediş sizin anlatmadaki yetersizliğiniz değildir, kelimelerin yetersizliğidir. Oysa bazen tek bir şarkıda bile hiç konuşmadan etrafınızdaki tüm insanlarla aynı şeyi hissettiğinizi de çok iyi bilmez misiniz? Bu nedendir ki milyonlarca farklı insan bir konser alanında bir tek şarkıya bile hep beraber eşlik ederken inanılmaz bir yoğunluk, daha önce bilmediği kadar güçlü bir paylaşım, bir bütün olmanın tarifsiz zevkini hisseder.

Leibniz (filozof babalardan biri daha) ne de olsa sistemci bir düşünür ve matematikle de çok uğraştığı için müziği şöyle açıklamış: “ numaralandırma yaptığının farkında olamayan bir zihin tarafından uygulanan gizli bir aritmetik egzersizi.” Tabii müziğe böyle bir açıdan da bakmak mümkün, yani bir bakıma zihin aritmetik egzersizinin ve ruh da felsefe yaptığının farkında değil gibi bir durum söz konusu sanırım! Ama sanat zaten bilgiden, kavramlardan değil, gerçek algıdan ve duygulardan çıkmaz mı? En azından böyle olanı değil midir bizi en çok etkileyen?

Neyse sizi babaların fikirleriyle çok yormak istemem! Şöyle bir geçmişime dönüp baktığımda hayatımın müzikle elele ilerlediğini görüyorum. Sanki her dönemim bir müzik türü veya bir müzik tecrübesiyle bağlantılı gelişmiş. Çocukluğumda Almanya’da çocuk şarkıları dinlemekten bir anda 80’lerin pop müziğine kaymıştım ve daha ilkokul 2.sınıfta bile kendime şarkı listeleri çıkardığımı hatırlıyorum. O yüzdendir ki 80’ler benim ilk çocukluğumun müzikleridir ve İngilizce bilmeden ezberlemeyi becerip, seneler sonra İngilizce öğrendiğimde anlamlarını yeninden keşfetmenin heyecanını yaşadığım çocukluk oyuncaklarım gibidirler. Türkiye’ye gelip de ağababamların evinde kaldığım zamanlarda da Yurttan Sesler, Beraber ve Solo Şarkılar, Türküler dinlediğim günleri anımsıyorum. Evin içinde çıt çıkmaz, eski radyo tam saatinde özenle açılır veya televizyon demek TRT demek zamanlarının TRT’si açılır ve siyah beyaz bir örnek teyzeler ve amcalar dikkatle dinlenirdi. O yaştaki bir çocuk için bana da ağır gelirdi elbet ama anlamaya çalışırdım, dinlerdim, merak ederdim neden ağababam veya evin büyükleri bu müzikleri dinlerken hissiyatlı bir sessizliğe bürünüyorlar; ya da neden hareketli bir türküye eşlik ederken sanki aynı dilden benden gizli bir şey konuşur gibi bakışıyorlar? Yaş ilerleyince anladım tabi!

Ortaokul yıllarımda benden beş yaş büyük bir abimin olması ve abici bir kız çocuğu olmamdan dolayı onuher alanda takip ettiğim gibi müzik bilgisi ve sevgisi anlamında da uzunca bir süre peşinden koştum. Abimin arkadaşlarının çoğu Almanya’da yaşamış ve oradan müzik zevkleriyle birlikte gelmiş olduklarından ben de onlardan öğrendiğim bilgiler ve edindiğim kasetlerle bolbol rap ve soul müzik dinlemeye başlamıştım. O dönemler bolbol Run DMC, Beasty Boys, LL Cool J, Al B Sure, Keith Sweat, Bell Biv Devoe, Tony Toni Tone dinlerdik evde ama iş okula gelince kimse bu isimleri bilmezdi. Okuldaki arkadaşlarım rock dinlerlerdi, Pink Floyd’lar, Led Zeppelin’ler, Metallica’lar, Pearl Jam’ler ve bunun gibi birçok ismi de onlarla tanıdım. Güzel de oldu, ne kadar çok çeşit o kadar çok seçenek demekti müziği tecrübe etmek için. Onlarla birlikte de rock dinliyor, rock müzik konserlerine gidiyor, bira içip böğürüyor ve asi olmaya çalışıyordum. Çok işe yarıyor muydu emin değilim ama işte o yaşlarda ne dinliyorsan onun havasına girmen de gerekir gibi gizli bir hüküm vardı hayatlarımızda!

Neyse ki RUN DMC ve Aerosmith 1986 yılında beraber “Walk This Way”i söylediler de nihayet arkadaşlarım kimden bahsettiğimi anlamaya başladılar, ben de kendimi uzaylı gibi hissetmekten kurtuldum.

Ve nice Türk Sanat Müziği eserleri dinlendi senelerce annemin Veys Fm’inden veya bizzat kendi sesinden ev içinde. Zeki Müren’ler, Zekai Tunca’lar, ben de çok sevmeye başlamıştım lise yıllarımda. Sonra klasik müzik pazarları olurdu evde, babamın kıymetli plak koleksiyonundan her hafta bir başka değerli besteci seçilir, şarap, kuruyemiş ve peynir tabağı eşliğinde klasik müzik dinlerdi bizimkiler. İtiraf ediyorum goda peynirini müzikten daha çekici buldurdum o zamanlar. Babam hep “yaşınız daha genç, zamanı gelince siz de dinleyeceksiniz, o zaman anlarsınız” derdi. Doğruymuş, şimdi bu yazıyı yazarken bile Mozart’ın 15 No’lu piyano sonatını dinliyorum. Ha yok öyle daha sibemol, allegro, addagio falan bilmiyorum daha ama keyifle dinleyebiliyorum.

Şimdi nerdeyse 35 yaşındayım ve son 10 senedir, eşim de çok sağolsun, elektronik müzik dinler oldum. Önce John Digweed radyo programları ve partileri vardı, sonra sevgili arkadaşım Yannis’in Türkiye’ye geldikçe bize getirdiği güncel setleri dinlemeye başladım. Set elektronik müzikte parçaların ardı ardına çalınması ile oluşan bir çeşit albüm gibi, set ne kadar başarılı ise, yani parçaların seçimi, sıraları, geçişlerdeki kusursuzluk ne kadar belirgin ise işte o zaman dj de o kadar başarılı demektir. Sonra zamanla yeni tarzlar ve yeni isimler keşfettik, elektronik müzik partilerine, festivallerine gittik, bu işi çok iyi yapan, çok iyi çalan arkadaşlar edindik, onlarla paylaştık bu müziğin sihirini. Favorim hep Hernan Cattaneo oldu ve onun kurmayları dediğim Henry Saiz, Guy J, Elke Kleijn ve Arjantinlileri pek severim, progressive’ci bunlar. Hahaha, yine isimler size birşey ifade etmiyor değil mi? Olsun, belki bir gün eder…

Merak ediyorum acaba ağbabam doğduktan sonra ismim ve ezanın yanı sıra kulağıma birkaç da şarkı mı fısıldamıştı acaba?

Reklamlar